YALAKA

                   YALAKA

Onsekiz Rebiul Evvel bindörtyüz otuz dokuz Perşembe gecesi, Ankara, Emir Yaman. Hikâyenin başlığı ‘ Rüşvet-i Köpek’ idi. Defterden bilgisayara naklederken değiştirip ‘Yalaka’ namını verdim. Her zaman köpek yalakalık edecek değil ya, bugün de ben yalaka oldum.

Akşam vaktidir, Akşam namazını eda ettim, kot pantolonumu, kazağımı giyindim, üstüne atkımı dolanıp kabanımı da giydikten sonra okulun yurdunda nöbet tutmak amacıyla çıktım. Yolum üzerinde bulunan parkı yürüdüm geçtim. Ayaş Yolu’na gelince üst geçide yöneldim, malum karşıdan karşıya yürüyüp geçilemiyor bölünmüş yollarda. Üst geçit göğün birinci katında bulunduğundan asansörle çıkmağa karar verdim ve asansör girişine yöneldim. Düğmeye basıp bekledim. Nazlı gelin iki dakika kadar bekledikten sonra tülünü kenara çekti ben de açılan kapıdan içeriye daldım. Birinci katın düğmesine dokundum. Kapı nazlana nazlana kapandı ve urûc başladı. Birinci kat semaya gelince durdu ve gıcırdayarak kenara çekilen kapı kanatlarının arasından sıyrılarak dışarıya çıktım. Yürüyüp altımdan vızır vızır bir o yana bir bu yana akın eden arabaları seyrede seyrede iniş kulübesine kadar geldim. Biri çalışırsa öteki kesin arızalıdır. Dediğim gibi arızalıymış. Semadan nüzul etmek için merdivenleri kullandım.

İndiğimiz yakada ‘Tercih Park’ namında bir alışveriş merkezi var.  Önünden yürüdüm, köşesine gelince de sol yanıma döndüm. Okul ve yurt bahis konusu binanın yüz elli metre kadar arkasında bulunuyor.

Şimdi okul yolundayım. Sağımda çöplerin içine atılmaları için konulmuş tekerlekli bir çöp tankı var. Yolun okul cihetine bakınca sol cenahı genellikle çamurlu ve diğer cenaha göre oldukça çamurlu olur. Ben de az çamurlu olan sağ cenahtan yürüyeyim istedim. Ayaş yolundan ayrılan kısma baktım, okul cihetine göz attım, gelen giden yoktu; karşıya geçtim. Bir iki adım attım ya da atmadım- bir iki yıla kadar düzeltilip yerine bina dikilmesi muhtemel- köy evlerinin bulunduğu cihetten ince bir köpek havlaması işittim.

Sesin geldiği yöne doğru bakınırken çöp tankının önünde sarıya çalan açık kahverengi, kara burunlu, karabaşlı iri mi iri bir köpek zuhur edivermesin mi! Boynunda tasması ve tasmaya bağlı bir kulaç kadar zinciri vardı. Zincir asfalta temas edince şıngırdayıp duruyordu. ‘Bana ne?’ demeye kalmadan köpek önümü kesti ve ön ayaklarıyla ayakkabılarımı tutuyor , nefesi nefesime temas ediyor. Ürkmesine müthiş ürktüm. Ani bir kararla gençlere diye yanıma aldığım fındık kesesinden üç tane alıp oldukça uzağa fırlattım. Birkaç saniyeye kalmadan yine geldi köpoğlu köpek. O anda ‘köpoğlu köpek’ en içimdeki sesti. Ama bunu yüksek tonda söyleyemiyordum. Bunun yerine; ‘al oğlum, al!’ diyerek birer tane fındık atmaya başladım. Bu esnada aldığı taneyi bitiren köpek arkamdan ayaklarıma basıyor ; bense hiçbir şey olmamış gibi hızlı hızlı yürüyordum.

Koşsam? çare değildi; ben bir adım atıncaya kadar o beş adım atacaktı. Hem ani hareket ettiğim için bedenimi köpeğin kocaman ağzının ve hakikaten köpek dişlerinin arasında bulabilirdim. Neremi nasıl parçalar, nereme nasıl delik deşik ederdi kim bilir? ‘Hoşt!’ desem yanlış anlayıp hırlayarak üstüme çullanabilirdi; belki de kuyruğunu bacağının arasına kıstırıp uzaklaşır giderdi. Tecrübe zamanı değildi. Her yer karanlıktı ve ortalıkta ins ü cinnden kimsecikler yoktu. Köpek ve ben karşıdan seyredenlerce sarmaş dolaş yola revandık.

Bu esnada iktisatlı davranıp fındıkları belli aralıklarla tane tane atıyordum. Fındıklar yeniliyor mu boşuna mı gidiyor bakıp inceleyecek cesaretim yoktu. Sabah dönerken yapacağım ilk iş attığım fındıkları aramak olacaktı. Bahçe kapısında bulunan giriş kapısında bekçi kulübesi bulunmaktadır. Kulübeye çok yaklaştık. Niyetim kulübenin kapısı açıksa içeriye dalmak ve köpeği savuşturmak.

Gele gele geldik ki; ışık açık ama kapı kapalı ve içeride kimsecikler yok. Yurdun bulunduğu yana doğru dönüp bir iki fındık daha attım. Bu esnada sol yanımdan bana doğru bir erkek geliyordu. Selam verdi. Aleykümüsselam, dedim. Dedim ama yüreğim ağzımdan gitmemiş yerine yerleşmemişti.

Bereket köpek içeriye girince okul ile yurt arasındaki çimli alana yönelmiş koşup gitmişti. Yurda daldım. Girdim desem bu heyecanı anlatmaktan aciz kalır. Yakub Hoca’yı gördüm merdivenlerden çıkınca. Köpekten bahsettim. ‘Direnseydin parçalardı seni.’ dedi.

Gençler belki on, on beş fındık az yiyecekler. İçim sızlıyor. Harami kesseydi önümü bu itten farklı mı davranırdı acaba? Belki de köpek suretinde imtihan edildim, sınandım. İte dalaşmaktansa çalıyı dolaşmayı tercih ettim. Hatta ne çalısı ne dolaşması resmen ve alenen, açık Gök kubbenin altında köpeğe rüşvet verdim.

Sabah oldu. Perşembe Günü olduğundan öğrenciler okula gittiler. Hâlâ köpek beni kapıda bekler endişesi taşıyorum. Kahvaltı yaptım, üstümü değiştirdim ve yurttan çıktım. Gece geldiğim izden geri dönmeye çalışacağım; fındıklar yenmiş mi, yenmemiş mi bakacağım. Okulun bahçesinde girişe yakın bir yerde bir tane fındık gördüm, dönüp aldım. Tek fındık tanesi de olsa haramiden kurtardığın kârdır. Benimle beraber mi çalıştı köpoğlu köpek? Şimdi bu tonda konuşmama bakıp, cesaretli adam olduğumu sanmayın. Akşamki halim yukarıda dercedildi. Fındık elimde yürüyorum, gözlerim fal taşı gibi açılmış, döner kamera gibi etrafı tarıyor, fındık arıyor. Kabuğu bile bulsam ‘Oh!’ çekeceğim. Aradım taradım. Önümden gelen öğrencilerden bazılarıyla selamlaşıp, kelam ettim, bazılarına hiç aldırmadan fındık aramaya devam ettim. İlk buluşma noktamıza kadar geldim. Bahçede bulduğumdan başka bir fındık tanesine ve kabuğuna rastlamadım. Demek köpek, bütün fındıkları yemiş.

 

Paylaşın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Doğrulama Kodu (gerekli) * Süre doldu. Lütfen doğrulama kodunu(CAPTCHA) yenileyin!